Uluslararası Siyaset Uzmanı, Diplomasi ve Stratejik Araştırmalar Merkezi (DASAM) Başkanı Mehmet Gökhan Özçubukçu, Uluslararası İlişkiler ve Diplomasi Çalışmaları Merkezi (İRDS CENTER) ile yaptığı bir röportajda, “Venezuela ve Maduroyu neler bekliyor?” konusunda değerlendirmelerde bulundu:

ABD’nin Venezuela’ya yönelik son hamlelerini anlamak için tekil bir olaydan değil, uzun vadeli bir güç ve kaynak stratejisinden söz etmek gerekir. Sizin de sorunun başında ifade ettiğiniz gibi ABD bugün tarihinin en ağır borç yüklerinden biriyle karşı karşıya. Yaklaşık 37 trilyon dolarlık dış borç, yalnızca ekonomik bir sorun değil; aynı zamanda Washington’un küresel liderlik iddiasını sürdürebilme kapasitesini zorlayan yapısal bir krizdir. Trump’ın siyasal yaklaşımı da tam bu noktada klasik Amerikan dış politikasından ayrışıyor. Trump, ABD’nin dünya düzenini “finanse eden” ülke olmasını reddeden, bunun yerine başkalarının kaynaklarını ve coğrafyalarını Amerikan çıkarları doğrultusunda kullanmayı hedefleyen bir çizgiyi temsil ediyor. Dolayısıyla Ukrayna, Venezuela ve hatta Grönland gibi başlıklar birbirinden kopuk değil; hepsi aynı stratejik mantığın ürünüdür.
Venezuela bu stratejide son derece kritik bir yere sahip. Dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine sahip olması, doğal gaz potansiyeli, Karayipler’e açılan jeopolitik konumu ve uzun süredir ABD karşıtı bir siyasal çizgide durması, bu ülkeyi Washington açısından “çözülmesi gereken dosya” haline getiriyor. Ancak ABD doğrudan “enerji kaynakları için müdahale ediyorum” demiyor; bunun yerine yasa dışı silah ticareti, uyuşturucu kaçakçılığı, organize suç ve devlet eliyle yürütülen illegal ağlar söylemini öne çıkarıyor. Bu, hem Amerikan kamuoyuna hem de uluslararası topluma sunulan klasik bir meşruiyet zemini. Fitilin aylar öncesinden ateşlenmesi tesadüf değil; bu tür müdahaleler her zaman önce söylemle, sonra yaptırımlarla, en son ise güç kullanımıyla gelir.
Bugün gelinen noktada Maduro’nun doğrudan hedef alınması, Venezuela krizinin yeni bir aşamaya geçtiğini gösteriyor. Bu artık sadece rejimi baskı altına alma ya da davranış değişikliği yaratma çabası değil; rejimi fiilen işlevsiz hale getirme ve ülkenin siyasal kaderini yeniden şekillendirme girişimidir. Maduro’nun siyasi geleceği açısından bakıldığında, bu sürecin onun lehine sonuçlanması son derece zor. Ya ABD destekli bir geçiş süreciyle Venezuela’da yeni bir yönetim inşa edilmeye çalışılacak ya da ülke uzun süreli bir kaos, güç boşluğu ve iç çekişme dönemine sürüklenecek. Her iki senaryoda da Venezuela’nın kısa vadede istikrara kavuşması kolay görünmüyor.
Burada asıl kritik soru, Venezuela devletinin ve ordusunun nasıl pozisyon alacağıdır. Liderin devre dışı bırakılması, otomatik olarak sistemin çöktüğü anlamına gelmez. Ancak Latin Amerika tarihine bakıldığında, dış müdahalelerle şekillenen yönetim değişikliklerinin genellikle kurumsal çöküş, toplumsal kutuplaşma ve uzun süreli istikrarsızlık ürettiğini görüyoruz. Bu da Venezuela’yı sadece siyasi değil, insani bir krizin de eşiğine getirebilir. Yeni mülteci dalgaları, gıda ve enerji arz sorunları, güvenlik boşlukları bölgeyi doğrudan etkileyecektir.
Bölgesel düzlemde Latin Amerika için bu gelişmeler son derece sarsıcıdır. ABD’nin doğrudan askeri güç kullanması ya da bunu açık biçimde gündeme alması, bölge ülkelerine çok net bir mesaj verir: Washington, kendi arka bahçesi olarak gördüğü coğrafyada gerektiğinde sert güç kullanmaktan çekinmeyecektir. Bu durum Latin Amerika’da zaten kırılgan olan siyasi dengeleri daha da bozabilir. Bazı ülkeler ABD ile ilişkilerini korumak adına sessiz kalırken, bazıları bu süreci açık bir egemenlik ihlali olarak görüp karşı pozisyon alacaktır. Sonuçta bölge içinde yeni fay hatları, yeni ittifaklar ve daha derin bir ideolojik ayrışma ortaya çıkabilir.
Uluslararası boyutta ise Venezuela krizi, büyük güç rekabetinin yeni cephelerinden biri haline gelmektedir. Rusya, Çin ve İran gibi aktörler, ABD’nin bu tür müdahalelerini yalnızca Venezuela’ya yönelik bir hamle olarak değil, kendi etki alanlarına yönelik bir güç gösterisi olarak okumaktadır. Bu nedenle yaşananlar, küresel sistemde zaten artmakta olan kutuplaşmayı daha da sertleştirebilir. Uluslararası hukuk, egemenlik ilkesi ve müdahale tartışmaları yeniden gündemin merkezine oturacaktır; ancak pratikte güç dengeleri hukukun önüne geçmektedir.
Enerji boyutu ise bu krizin en kritik ama en az açık konuşulan yönüdür. Venezuela’nın enerji kaynaklarının küresel sisteme hangi şartlarla entegre edileceği, ABD’nin bu süreçten ne ölçüde ekonomik ve stratejik kazanç sağlayacağı belirleyici olacaktır. Ancak burada da bir yanılgı var: Rejim değişikliği, enerji üretiminin hemen artacağı ya da piyasaların hızla rahatlayacağı anlamına gelmez. Aksine, altyapı sorunları, iç güvenlik riskleri ve siyasi belirsizlikler nedeniyle Venezuela enerji piyasası uzun süre dalgalı kalabilir.
Peki Maduro ve Venezüella’yı ne bekliyor?
Bu noktada temel soru şudur: Maduro’nun sonu kesin mi, yoksa Venezuela yeni ve daha karmaşık bir belirsizlik dönemine mi giriyor? Mevcut tabloya bakıldığında Maduro’nun eski anlamıyla siyasi gücünü sürdürmesi neredeyse imkânsız görünüyor. Ancak bu, Venezuela’da hızlı, düzenli ve istikrarlı bir geçişin yaşanacağı anlamına gelmiyor. Aksine, Maduro sonrası dönem, ülke için en az Maduro dönemi kadar zorlu ve kırılgan bir sürecin başlangıcı olabilir.
Maduro’nun fiilen devre dışı bırakılması ya da etkisizleştirilmesi, Venezuela’da iktidarın otomatik olarak el değiştireceği anlamına gelmez. Çünkü Venezuela’da iktidar sadece bir kişinin etrafında şekillenmiş değildir; ordu, istihbarat yapıları, devlet içindeki ekonomik ağlar ve yıllar içinde oluşmuş sadakat ilişkileri hâlâ belirleyici aktörlerdir. Maduro gitse bile, bu yapıların tamamının bir anda dağılması beklenmemelidir. Bu da Venezuela’yı kısa vadede bir “lider sonrası boşluk” dönemine sürükleyebilir. Tarihsel olarak bu tür boşluklar, istikrar değil, daha derin bir kaos üretir.
Maduro açısından bakıldığında üç temel senaryo öne çıkıyor. Birincisi, uluslararası alanda yargılanma ve uzun süreli siyasi tasfiye süreci. Bu senaryoda Maduro, Venezuela siyasetinden tamamen silinir ve sembolik olarak “eski rejimin sorumlusu” konumuna yerleştirilir. İkinci senaryo, Maduro’nun fiilen etkisiz hale getirilmiş ama içeride hâlâ bir sadakat çekirdeğine sahip olduğu, uzun süreli bir siyasi gölge figüre dönüşmesidir. Bu durum, Venezuela’da sürekli bir istikrarsızlık ve karşı-devrim korkusu yaratır. Üçüncü ve en riskli senaryo ise, Maduro’nun sembolik bir direniş figürüne dönüştürülmesi ve bunun iç çatışmaları tetiklemesidir. Bu durumda Venezuela, Libya benzeri bir parçalanma riskiyle karşı karşıya kalabilir.
Venezuela’yı bekleyen asıl sorun, Maduro’dan sonra “kimin geleceği” sorusundan ziyade, nasıl bir devlet yapısının ayakta kalacağıdır. ABD destekli veya Batı’ya yakın bir geçiş yönetimi kurulsa bile, bunun toplumsal meşruiyet üretmesi son derece zor olacaktır. Yıllardır ağır yaptırımlar altında yaşamış, ekonomik olarak çökmüş ve dış müdahalelere karşı refleks geliştirmiş bir toplumdan söz ediyoruz. Bu nedenle yeni yönetim, kısa sürede refah üretemezse, toplumsal öfke çok hızlı biçimde yeniden yükselebilir.
Ekonomik açıdan Venezuela’yı oldukça sancılı bir süreç bekliyor. Petrol ve doğal gaz zenginliği, çoğu zaman “hızlı toparlanma” algısı yaratıyor; ancak gerçek durum çok daha karmaşık. Altyapı büyük ölçüde yıpranmış durumda, üretim kapasitesi düşmüş, insan kaynağı ülkeyi terk etmiş durumda. Dolayısıyla Maduro sonrası Venezuela, kısa vadede bir enerji cenneti değil; uzun süreli yeniden inşa gerektiren kırılgan bir ekonomi olacaktır. Bu da dış aktörlerin ülkedeki etkisini artırırken, egemenlik tartışmalarını daha da derinleştirecektir.
Toplumsal düzlemde ise Venezuela’yı en zorlayıcı sınav bekliyor. Yıllardır süren yoksulluk, göç, yaptırımlar ve siyasi baskılar, toplumda derin bir travma oluşturmuş durumda. Lider değişimi bu travmayı otomatik olarak iyileştirmez. Aksine, beklentilerin hızla yükselmesi ve karşılanamaması, yeni bir toplumsal patlama riskini beraberinde getirebilir. Bu nedenle Maduro sonrası Venezuela, sadece siyasi değil, psikolojik ve sosyolojik bir yeniden yapılanma süreciyle karşı karşıyadır.
Bölgesel ve uluslararası açıdan bakıldığında, Venezuela’nın geleceği Latin Amerika’nın genel gidişatını da etkileyecektir. Eğer Venezuela’da dış müdahaleyle şekillenen bir yönetim kalıcı olursa, bu durum bölge ülkeleri için tehlikeli bir emsal oluşturur. Bu, Latin Amerika’da “egemenlik” kavramının daha da aşınması ve ABD’nin sert güç kullanımının normalleşmesi anlamına gelir. Aksi halde, Venezuela’daki istikrarsızlık derinleşirse, mülteci krizleri, sınır sorunları ve bölgesel güvenlik riskleri kaçınılmaz hale gelir.
Sonuç olarak şunu net biçimde söylemek gerekir: Maduro’nun eski gücüyle devam etmesi neredeyse imkânsızdır; ancak bu, Venezuela’nın önünün açıldığı anlamına gelmez. Maduro’nun sonu büyük ölçüde belirlenmiş olabilir, fakat Venezuela’nın geleceği henüz belirlenmiş değildir. Ülke, ya dış müdahalenin şekillendirdiği kırılgan bir geçiş sürecine ya da uzun süreli bir istikrarsızlık ve parçalanma riskine doğru ilerlemektedir. Bu nedenle asıl mesele Maduro’nun gidip gitmeyeceği değil, Maduro’dan sonra Venezuela’nın ayakta kalıp kalamayacağıdır.
Mehmet Gökhan Özçubukçu
Turan Alizade






